#varan bir:
Ne dinlediğinin sorgulanmasında ilk sırayı aile ve akraba çevresi alır. Özellikle bayramlarda. Bayramda ziyarete gidersiniz; teyze oturmanızı bekler, çay koyar, bir tabak baklava gelir. Sonra teyze üstünüze bakar. O bakış röntgen cihazıdır, tanırsınız. Tişörtteki baskıyı tarar, kafasındaki dosyalarla karşılaştırır, "eşleşme bulunamadı!" yüzünde "hata 404" ifadeli ses tonu ile bir soru:
"o nası şey mare, kelle paça resmi mı giydin?"
Masum bir kurukafa çizimi ve üzerinde gotik harfler ile grup ismi Cavalera. O harfleri okumak için ortaçağ tarihi doktorası gerekir. Ama teyze bilir. Teyzeler her zaman bildikleri şeyi bilir.
Sonra dayı gelir, onun yaklaşımı farklıdır. Üstünüze başınıza pek bakmaz, saçınıza bakar. Dayının saçla ufak çaplı bir derdi var, gidenler gitmiş kalan saçlar ile diplomatik ilişkiler yürütülmekte. Sizin saçınız omzunuza kadar uzamıştır, dayı bunu kişisel hakaret algılar "askere gidince keserler" der. Askerlik ona göre benim gibilere ilaç gibi gelecektir, prospektüsündeki yan etkilerine bakmaz.
Bu bayram muhabbetlerini her sene yaşadım. Her sene aynı bakışlar, benzer cümleler, aynı baklava. Değişen tek şey üzerimdeki tişörtler. Bir sene üzerimde Death tişörtü vardı. Teyze "ne yazdın ma çocum üstüne?" dedi. Son durağına yaklaşmış yaşlı bir kadına "death yani ölüm" diyemiyorsun. Diyemedim. "Metal yazıyor teyzecim." dedim. "demir çelik şeyleri mi giydin sen" dedi. Nikotin molası için mutfakta olan ve ingilizceye hakim babam ile düz koridor boyunca göz göze geldik. Babam tabii ki üstümde ne yazdığını biliyordu, tabii ki neden ne yazdığını söylemediğimi de biliyordu. Yarı muzip yarı ciddi bir mimikle "bırak teyzenin moralini bozma şimdi" diye seslendi.
#varan iki:
Giyim kuşamımın ve müzik zevkimin sorgulandığı ortamlarda okul hayatı da fena değildir ama okulu geçiyorum çünkü okul başlı başına bir travma ve bu metin o kadar uzun olmamalı.
#varan üç:
Yabancılar her zaman meraklıdır. Otobüste yanınıza oturan adam. Markette kasada arkada bekleyen kadın. Kuaför. Özellikle erkek kuaförü, aslında berber de işte son zamanlarda böyle.
Berberle ilişkiler karmaşıktır. Sizin bir parçanızı kesmektedir ve siz buna izin vermektesiniz. Bu güç dinamiği garip bir samimiyet yaratır. Berber "nasıl yapalım" der. "uçlardan biraz alalım" dersiniz. Berber başlar, makas işler, ştrak ştrak. Oturmadan önce aynadan üstünüzdeki tişörtü görmüştür. Üzerinde Iron Maiden tişörtü var, Eddie kafasını uzatmış berbere bakıyor. Berber size bakıyor, o bakış.
-Rockçı mısın?
-öyle bir şey.
-Ben de gençken çok dinlerdim.
Gençken? Ne dinlerdi acaba? Büyük ihtimal farklı bir şey ama negatif cevaptan kaçınmak lazım. Berber ile münakaşa istemezsiniz. Saçlarınız elinde, kelimenin tam anlamıyla. Ne kadar kısa kesilecek, bunu berberin o anki ruh hali belirler. Cliff Burton olarak oturduğum koltuktan Jon Bon Jovi olarak kalkmaya hiç niyetim yok.
#varan dört:
Müzik zevkimin sorgulanmasında tabii ki şampiyon iş hayatı. İş hayatı en sessiz ama en sinsi olandır. Çünkü ofislerde "bu ne biçim müzik?" cümlesi sorulmaz, hissettirilir. İş görüşmesine girersiniz. Karşınızda insan kaynakları vardır. İnsan kaynakları diye bir meslek var cidden, insanı petrol gibi maden gibi tüketilebilir kaynak olarak gören bir meslek. İK sizin CV'nize bakar, deneyiminize bakar, referanslarınıza bakar, sonra size bakar ve kıyafetinize bakar, kıyafetinde bir baskı yoktur çünkü o gün gömlek giymişsindir. Ama gömleğin altında tabii ki uğurlu Megadeth tişörtün. İnsan kaynakları bunu bilmez ama siz bilirsiniz. Ve bildiğinizi bildiğini düşünürsünüz. O an ütülenmiş bir gömleğin içinde, dünyanın en kalabalık yalnızlığını yaşarsınız.
Ben bu sahneyi bir çok kez yaşadım. Sabah evden çıkmadan aynada kendime bakıyorum, gömlekli halim bana "merhaba yabancı" diyor. Gömlek benim için bir kostüm, onu giydiğim an tiyatro başlar. İş yerinin kapısında çıktığımda perde kapanır. Aradan geçen saatler güzel performans, tebrikler. Alkış yok ama maaş var.
Cenaze, doğum ve düğün. Metal tişörtü giydiğinizde hoş bakışlar almayacağınız net üç ortam. Birkaç arkadaşımın düğününde giyme teşebbüsüm oldu ancak sadece birinde kravatlar ve gömlekler çıktığında "...and justice for all" tişörtü ile kaldığımı hatırlıyorum, o düğünden de tek hatırladığım bu olabilir.
İnsan yaşının ilerlediğini gittiği düğün ve cenazelerin artmasından anlamaya başlıyor sanırım. Yıllar önce ölen kişiler hep tanımadığın ve uzaklardaydı sanki. Teyzeyi kaybettik. Cenazesine gitmek için babam kapıda beklerken dolaptan giyecek bir şeyler bakıyordum elime Death tişörtü geldi. Onu giysem ironik olurdu biliyorum ama sonbahardı ve düz siyah bir sweatshirt giydim. Sadece bayramlarda gördüğün birisi de olsa gitmiş olması ve bunu biliyor olman kesik kesik zaman sıçramalarında üzerine düşünmeye itiyor. Kravatını aynı ritüel ile her sabah birebir aynı bağlayan, her hafta sonu aynı saatte aynı şekilde arabasını yıkayan, tüm alışverişini obsesif biçimde aynı ürünler ve aynı sıra ile yapan kişi ne zaman yüzleşecek bu her şeyin bitme ihtimali ile? Bir gece uyuyamayacak belki, biriken düşünceleri her yere serilecek ve o gece çok uzun olacak. Biz, yani diğerlerinden ayrı "o bazılarımız" karanlık duygularla çok önceden tanıştık belki. El sıkıştık. Sisler içindeki düşüncelerimizi gördüğümüzde korkmadan "naber?" dedik.
-iyi senden?
-eh işte, idare eder. Ve devam ettik.
Okuldan beri tanıdığım ve hala görüştüğüm çok fazla arkadaşım yok. Herkes işinde gücünde tabii. Görüşmeye devam ettiğim nadir lise arkadaşlarımdan, düğününde "...and justice for all" tişörtü ile halay çektiğim arkadaşımın çocuğu oldu yakınlarda. Kantinde ilk defa punk bir şarkı dinleyip hayata bakışını tümüyle değiştiren o kızın evlendiğine şahit olmasam (gerçek anlamı ile şahit) inanamayacak olan ben cebimde çeyrek altın, elimde bir poşette minyatür kıyafetler ile ziyarete gittim. O kıyafetler o kadar küçük ki gerçek gibi durmuyor. Bir insanın bu kadar küçük olması fiziğe aykırı geliyor.
Odaya girdim. Akrabalar tayfası toplanmış. Üzerimde Black Sabbath yarasa desenli tişörtüm. Ama kimse üstüme bakmıyor çünkü bir ortamda yeni doğmuş ve uyanık bir bebek varsa kimse başka bir yere dikkatlice bakmaz. Bir anda kucağıma biraz tutmam için bebek verildi. Karşı koymanız imkansız olan tekliflerden biridir bu. "yok ben almayayım" cevabını verdiğinizde tüm odayı bir buzula çevireceğiniz. Kucağımda bir bebek, kafamda saçma sorular: "Jonathan Davis doğduğunda Ozzy kaç yaşındaydı acaba?" Ozzy ile birlikte tüm Metal Müzik ikonlarının bebekliklerini hayal edebileceğim böyle bir sahne canlandı zihnimde. Ahh Ozzy huzur içinde yatsın bu arada. Bir insan bebeğe bakarken bunları düşünmez normalde sanırım.
Eve dönerken otobüste kulaklığımda Ozzy'den "Dreamer". Aman aramızda kalsın o şarkı, o an, bir ninniye dönüştü kulağımda.
Garip olan şu: insanın kendisi olması basit bir cümle gibi durur ama pratikte bir ömür sürüyor. O ömrün içinde kendinle ya da başkalarıyla binlerce küçük savaş veriliyor. Mevzu hiçbir zaman giyim kuşam ya da müzik değil, asıl mevzu bir insanın "ben buyum" deme cesareti; kendi sesini tanımak. Dışarıdaki sorular, o tutucu yaftalama azalmıyor, sadece içerideki ses daha net çıkmaya başlıyor. Öğreniyorsun devam etmeyi. Kendi yolunda, kendi sesinle.
Kendim Seçtim
Giyilebilir Tercihler • Kültürel Referanslar
Sinema, müzik ve sokak kültüründen ilham alan tişört tasarımları. Oversize tişört'ten regular fit'e, sweatshirt'ten hoodie'ye ; her kalıp, sana özgü bir duruşla üretildi. Hızlı modaya değil, kalıcı karaktere inanıyoruz.
Seçim Senin. Karakter Senin.

























